|
Bugün kü köşesinde "Tabu yıkılırken (I)" başlıklı bir yazı kaleme alan Uluengin, Türkiye'nin değiştiğini, hızlı ve radikal biçimde dönüştüğünü anlattı. Türkiye'nin eski kabuğundan sıyrıldığını anlatan Uluengin, Yukarıdaki değişimi ve dönüşümü sırf iktisadi atılımımızla ve onunla koşut giden siyasi ferahlamamızla sınırlamıyorum. Bunlar zaten kesin vakıa oluşturuyorlar.Nitekim, Dünya sıralamasında onyedinci büyük ekonomi gradosuna tırmanmamız ve Avrupa kontenjanından BM Güvenlik Konseyi'ne seçilmemiz birer somut delil yansıtıyor. Oysa şimdi daha ötede bir yerlerdeyiz. Daha da derinde ve daha da kökte değişiyoruz.Bu, hálen yaşadığımız ve yukarıdaki iki öğeyle bütünleşen sosyolojik dönüşümdür. Hátta bir 'zihniyet devrimi'nden bile söz etmek bizi yanlışa sürüklemez." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin eski kabuğu belirleyen "itaat toplumu" özelliklerinden de sıyrıldığını anlatan Uluengin, sorgulama toplumunun haslet ve erdemleriyle donandığını vurguluyor. Onun için "dikkaaat" komutu geldi miydi, eskisi gibi derhal hazırola geçilmediğini belirten Uluengin, sözlerine şöyle devam ediyor:
"Pardon pardon, niçin selam duracakmışım' demek cesaretini gösterebiliyoruz. Bu ilk cesaretimize şaşıranlar 'asarıma, keserim, oyarım' diye tehdit ettiğinde de, geçmişteki gibi kuyruğumuzu iki bacağımızın arasına sıkıştırıp kaçacak delik aramıyoruz. 'Hop dedik ağam, hop dedik paşam, hop dedik beyim! Dilini düzelt, haddini bil ve de kendine çekidüzen ver" diye diklenerek, kuru gürültüye pabuç bırakmıyoruz. Daha da ötesi, anayasal düzeni şöyle veya böyle değiştirmeye yeltenenleri, emekli generalmiş, muvazzaf subaymış, sicilli darbeciymiş, hiç gözünün yaşına bakmadan, dün başlayan 'Ergenekon' davasında olduğu gibi, kulağından tutup mahkemeye çıkartabiliyoruz. Zira, hem yukarıdaki ekonomik ve politik dönüşümün yarattığı etki; hem de içeriye damga vuran dış dinamik sayesinde, şimdi sosyolojik bir 'zihniyet devrimi' yaşıyoruz. Yani, efendi - teba ilişkisi üzerine kurulu 'itaat toplumu' tabularını yıkıyoruz. Yani, yine ne mutlu ki, yurttaşı 'yurttaş' kılan 'sorgulama toplumu'na geçiyoruz. Ve malûm, tabu denildiği zaman Türkiye'de akla gelen kurum da tabii ki ordudur! Kıbrıs harekátı sırasında kendi gemisini göz göre göre batırıp çeyrek yüzyıl bunu gizlemeye çalışan amirallerin bile divanıharbe sevk edilememesinden mi başlayayım? Yoksa, iftira andıçlarıyla postmodern darbe yapmış generallerin bile sahtekarlıktan yargılanamamasına mı uzanayım? TSK'yı tabu kılan unsurlardan hangi birini sayayım? Bir dokun bin ah işit, 12 Mart Ziverbey Köşkü'nün ve 12 Eylül Mamak mahpusunun işkenceci subaylarından şimdinin golfçü paşalarına, cihet-i askeriyenin bize empoze ettiği dokunulmazlık listesi öylesine uzun ki, bunların hepsini sıralamak imkansızlık arzediyor. Ve tabiatıyla, insanımızın bir itaat toplumu tebaası olarak yetiştirilmesinde hep başrolü oynamış olan ordunun, militarist rejimler hariç, bu inanılmaz ayrıcalığı, adı üzerinde, onun kendi ideolojisini dayatan bir silahlı kuvvete sahip olmasından kaynaklanıyor. Yani, bileği kuvvetli olan güçsüz bileği büküyor ve de tabusunu empoze ediyor."
Tabuların yıkıldığı, eski tabuların bir daha geri gelemeyeceğini ifade eden Uluengin, "Üstelik, dokunulmazlık, statüko zaptiyeleri tarafından iddia edilenin aksine, TSK dışarıdan yıpratıldığı için nihayete ermedi. Tam tersine, içeriden yıkıldı. Yani, itaat toplumundan sorgulama toplumuna geçtiğimizi kavramadığı için çam üstüne çam deviren ordu kendi tabusunu kendi eliyle yıktı ki, buna yarın değineceğim." diyor. (Erkan Acar) |